Sorumluluk Etiği ve Bir Babanın Yüzleşmesi
Mesleğe ilk başladığım, civarda ne kadar dava varsa saldırdığım yıllarda çokça ceza dosyası aldım. Bir gün nasıl olduysa, ekstra hiçbir şey yapmadığım halde hasbelkader bir tutuklunun tahliyesini sağlamış/sağlamış görünmüştüm. Müvekkil tahliye evrakları hazırlanırken koğuşa dönünce beni nasıl anlattıysa adım bir anda “Cezacı Sihirbaz Avukat”a çıkmıştı. Aynı koğuştan birsürü dosya daha aldım.
O dönem tutuklu ailelerinde en sık karşılaştığım refleks şuydu:
“Ya evet, oğlum/kızım bi halt yemiş ama karşılığı da senelerce hapis yatmak olmamalı...”
Yani suçu kabul eder gibi yapıp, iş o hatanın faturasını ödemeye gelince mızıklık yapmak. Faturadan kaçmak.
Bizim kültürün o dobra, filtresiz kelamında harika bir ilke vardır:
“Bok yiyen kaşığını yanında taşır.”
Bana göre bu lafın en çıplak anlamı şudur: Bir bok yiyorsan ve kaşığını yanında taşımıyorsan, o boku eline yüzüne bulaştırırsın. Kaşık taşımak, sonuçlarına edebiyle katlanmanın aracıdır.
Hukukta bunun daha kravatlı hali var: Hiç kimse kendi hatasından yararlanamaz. O kusur seni güzelleştiremez. Sonucuna katlanmalısın.
Dur, hızımı alamadım: hata yapan şerefsizdir!
Yok, o kadar da değil :)
Ama çamura battınsa üstün kirlenecek. Vay efendim ben gündelik hayatımda kendinden çizmeli işçi tulumuyla gezeyim, gübreye bulanmayayım yok.
Şebnem Ferah’ın tam da bunu anlatan bi sözü vardı. Keşke ne olduğunu hatırlasam da o anlam derinliğiyle elimi pencereye koyup, kolla beden 90 derece yapacak şekilde camdan uzaklara bakıp kaybolsam...
Olmadı.
Hep özenmişimdir ceplerinde atasözleri ve deyimler sözlüğüyle gezenlere. Ben kendimi update edemeyeceğimi çok erken anlayıp o konuda geliştirmedim kendimi. Ben pes ettiğimden beri 30 yeni yılda doğan ata oldu mesela. Ben bıraktığımda 1912liler ata sayılıyordu, şu an 42 doğumluların sözleri yazılmaya başlandı sözlüğe.
Neyse.
Sorumluluk etiğini ceza hukukundan çıkarıp kendi çapımızda bi felakete indirelim.
Büyükada’dan vapura binmişsin. Kadıköy’de ineceksin. Yorulmuşsun, deniz de güzel güzel sallıyor. Biraz gözlerimi dinlendireyim derken uyumuşsun.
Bi uyanıyorsun, karşıdan karlı dağlar geçiyor. Yok o başka hikayeydi. Bi uyanıyorsun, tuhaflık var. Karaya yanaşıyorsun ama anakara değil, adakara.
Şimdi ne yapacaksın?
Kaptana mı kızacaksın? “İnsan bi uyandırır ya!” mı diyeceksin? Anons sistemini mi suçlayacaksın? O başta yanında oturan ve çoktaaan Kadıköy'de inip hayatından çıkan adamın seni Kadıköy’de dürtmemesini toplumsal dayanışmanın çöküşü olarak mı değerlendireceksin?
Geçmişler olsun.
Kadıköy’de ineceğini biliyordun. Alarm da kurmadın.
Şimdi gidiyorsun Büyükada’ya.
Gideceksin.
Bu konuda kendime torpilim yok. Kendim bi bok yersem istisnasız sonucuna katlanırım. Kaşık cebimdeymiş, değilmiş çok da fark etmez. Yenecekse yenir, katlanılacaksa katlanılır. Yanlış karar benimse faturası da benimdir. Bahanesini üretmem, suçu başkasına itelemem, kendime indirim istemem.
Vapur Büyükada’ya kadar gidiyorsa ben de içinde Büyükada’ya kadar giderim. Camdan denize bakıp kendi salaklığımla baş başa kalırım.
Kendime söverim tabii.
O başka :)
Ama faturayı kimin ödeyeceği konusunda kafam nettir.
Bok yiyen kaşığını yanında taşır, Ozancığım.
Kızım doğduğunda da bunun onun için farklı olmayacağını düşünüyordum. Hatta daha dünyaya geleli birkaç ay olmuşken bu konuda kendisine gerekli ahlaki tebligatı yapmışlığım vardır.
Henüz doğrulamazken emziğini plastik zincirinden tutup sallıyordu. Kazaen suratına vurdu, ağlamaya başladı. Zaten gazlılık nedeniyle kahir ekseriyetle ağladığı için sürece pek de müdahil olmayıp dönüp minnacık bebeğe:
“Kızıııım... Yaptığın hataların sonuçlarına katlanman gerekiyor. Keşke vurmasaydın emziği suratına ama sen vurmayı seçtin.”
dedim.
Yemin ederim dedim.
Öyle faşizan kuralcı biri değilimdir ama bazı şeyler vardır ki değiştirilemez. Hadi onu geçtim, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Mesela akılsız başın cezasını ayakların çekeceği gerçeği. Ne demek kayboldum ama ışınlanmayı buldum! Önce o sokağı bi geri yürü, sonra etüt edersin ışınlanmayı.
Fakat şimdi geriye bakınca anlıyorum ki henüz sınanmadığım bir konuda düpedüz artistlik yapıyormuşum.
Bir önceki yazıda, Cezaların İnfazı: Islah mı, İntikam mı? diye sorarken bizim sokak hukukunun bütün teorik tartışmaları tıkayan o meşhur sınırına gelmiştim:
“Anana bacına yapılsa yine böyle konuşabilir misin?”
Yani mağdur senin sevdiğin biriyken de ıslahı, ölçülülüğü, insan haklarını savunabilecek misin?
Şimdi soru tersine döndü:
Peki ya yapan senin kızınsa?
İnsanların gerekirse, çok kısa süre sonra seslerini yükselttiklerini fark edip tekrar kısmak üzere, birbirlerine bağırarak tartışabilmesinden yanayım. Fiziksel temas: no.
Hiç kavga etmemiş olsam da kavganın içinde büyüdüm diyebilirim. Nasıl sıyrılabildim bilmiyorum ama sıyrıldım işte. Bu yaştan sonra da umarım gö(z)e gelmem.
Neyse. Ne diyorduk?
De ki minnoşum Asmalı taraflarında, Meşrutiyet Caddesi’nde yürüyor. Kızıma şu an, alaca karanlıkta, ara ara binaların arasından Haliç manzarasını seyrederek yürümeyi çok yakıştırdım... Büyümüş falan ya, bi hoşuma gitti.. Neyse. Minnoşum ışıl ışıl yürürken dingilin biri laf attı kızıma. Olmaz ya, o da duydu ve tepkisiz kalamadı. İki adım geri geldi.
Dingille karşı karşıya artık.
“Senin anan avradın yok mu?” derken vurdu kafayı.
Hadi bakalım.
Şimdi nolacak? Dingil tesadüfen geriye doğru kaykılırken kafayı yese 86/2'den olay kapanacakken dingil tesadüfen ileri doğru hareket ederken kafayı yediği için burnu kırılsa.. Burda dingile üzülecek değilim. Mevzu ne yapılması gerektiği.. Bana sorarsanız tanımadığı kadına "Şişt! Yavrum!" diyen biri burnunu eline almayı göze almış demektir ama ben yapmayalı değişmediyse TCK'da Ozan Ferhat Şen'e soralım maddesi yoktu.
Bi sonraki yazıda haksız tahrikin haksız olmamaya etkisini tartışsam iyi olacak. Haksız olmamaya demişken haksız olmamakla haklı olmak arasındaki fark da konuşulası..
Bir önceki yazıda soru şuydu:
Mağdur senin sevdiğin biriyken de ıslahı savunabilecek misin?
Benim cevabım: hukukta bize de mi menü olmaz.
Ama şimdi tam tersi:
Fail senin sevdiğin biriyken de sorumluluğu savunabilecek misin?
Kendi kaçırdığın vapurla Büyükada’ya geri dönmek kolay.
Asıl sınav, o kaşığın ucu kendi sevdiğine dokunduğu anda başlıyor.
Not: Takdir hakkına yer olan 100.000 simülasyon çalıştırdım, 100.000'inde de minnoşumdan yana oldum. Takdir hakkının kullanılamayacağı; ya bedel ödenecek, ya adaletin terazisi şaşacak konularda 1 simülasyon bile çalıştırmak istemedim. Umarım bi gün adaletin terazisini kendi kızıma karşı savunmak zorunda kalmam. Amin.