Cezaların İnfazı: Islah mı, İntikam mı?
Bu bloğu açmamdaki temel tetikleyici, geçenlerde canım ablam akademisyen Nilgün Gümüştaş'ın gönderdiği bir video oldu... Üzerine düşünürken o eski soru düşmüştü aklıma. Bugün iş listemdeki işlerden birinin daha üstünü çizdiğim bir anda ayağımı kesona uzatıp şunu düşündüm: Suç işleyen bir insanı hapishaneye kapattığımızda asıl amacımız nedir? Onu topluma yeniden kazandırmak mı, yoksa toplumun içindeki öfkeyi ve intikam arzusunu tatmin etmek mi?
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında Raskolnikov’un o yaşlı tefeci kadının kapısına giderken duyduğu ayak seslerini hatırlarım. Tefeciye rehin bıraktığı obje her neydiyse hatrımda kalan asıl şey, Raskolnikov’un daha baltayı indirmeden önce (okumayanlara spoiler vermiş olduk, kusura bakılmasın :) kendi zihninde kurduğu o ağır mahkemeydi. İnsan kendi içindeki cezayı çekerken, devletin kurduğu infaz sistemi ona ne yapar?
On beş sene önce kuzenim TEM’de birden yola fırlayan sarhoş birine çarpıp öldürmüştü. Hukuken hiç kusuru yoktu, ceza da almadı. Ama bir insanı sehven de olsa öldürmenin vicdani yükü hiçbir kanun maddesiyle ölçülemez. Kendi iç mahkemesinde zaten ağır bir mahkûmiyet yaşayan bir insan, bir de yargısal bir hatayla cezaevine atılsaydı ne olurdu? Bu kış Bozcaada’ya bir matematik kampı organize etmek için giderken benzer bir kazadan kıl payı kurtulduğumda kuzenimi ve o vicdani yükü çok daha derinden düşündüm. Hukuk yanlış tartarsa, zaten vicdanında cezasını çeken insana ne yapmış oluruz?
Dünyadan İki Aşırı Uç
Dünya bugün bu soruya iki farklı kutuptan yanıt veriyor:
- Norveç Modeli: İnsan onurunu ve ıslahı esasa alır. Parmaklıklar ve yüksek duvarlar yerine insani yaşam koşulları sunulur. Amaç faili cezalandırmak değil, komşunuz olduğunda tekrar suç işlemesini önlemektir. Nitekim suçun tekrarlanma oranı (recidivism) %20’lerin altındadır.
- El Salvador Modeli: Devasa bir "yok etme ve pasifize etme" makinesi. Binlerce insanın yan yana istiflendiği, güneş ışığının kısıtlandığı, tamamen intikam ve caydırıcılık odaklı bir yapı. Toplumsal huzur kısa vadede sağlanmış görünebilir, ama insani ıslah tamamen denklem dışıdır.
"Anana Bacına Yapılsa" Eşiği
Bizim toplumumuzda ve sokak hukukunda tüm teorik tartışmaların tıkandığı çok net bir sınır vardır: "Aynı şey senin anana, bacına yapılsa yine böyle konuşabilir misin?"
Bu soru, antropolojik olarak kişisel öç alma dürtüsünün ve kökeni stoacı felsefeden "kimse kendi kusurundan menfaat elde edemez" kuralına kadar uzanan devasa bir sorumluluk etiğidir. Hatta bırakın ceza hukukunu, borcunu ödemeyeni görünce İcra İflas Kanunu’na bile sille tokat maddesi koymak isteyeceğimiz o sınırda gezeriz :) Suç veya mağduriyet kendi yakınımıza dokunduğu anda Beccaria da biter, insan hakları da. İşte modern hukukun ve infaz sisteminin en zorlu sınavı da tam olarak buradadır: Devlet, mağdurun haklı öfkesini anlar ama kararlarını "anana bacına yapılsa" duygusallığıyla değil, soğukkanlı bir kamu düzeni ve ıslah mantığıyla vermek zorundadır.
Yıllar evvel Yılmaz Erdoğan’ın bir hikâyesinde okumuştum. Cezaevinde okuma yazma bilmeyen bir adam, okumuş yazmış mahkum arkadaşına kan davasını anlatıyordu: "Benim atam onun atasını öldürdü. Onun oğlu bizimkini öldürdü... En son ben kuzenimi öldürdüm. Şimdi devlet bana idam verdi, devlet beni öldürecek. Peki ya devleti kim öldürecek?"
Devlet, cezalandırma yetkisini soğukkanlı bir ıslah mekanizması yerine bireysel öç alma hırsına teslim ettiğinde, kan davasının o en büyük tarafına dönüşür. Aksi halde hukuk, sadece devlet eliyle meşrulaştırılmış bir kan davasından ibaret kalır.
Peki Biz Neredeyiz?
Türkiye'deki infaz sistemi ise bu iki mantık arasında gidip gelen bir bocalamadan ibaret. Bir yandan kâğıt üzerinde "ıslah" hedeflenirken, diğer yandan cezaevi kapasiteleri ve sürekli çıkarılan infaz düzenlemeleri/af benzeri örtülü indirimlerle ne caydırıcılık tam sağlanabiliyor ne de topluma kazandırma.
Hukukun bir sopa olarak kullanılmasına, uzun tutukluluk sürelerine veya yatarı olmayan suçlarda alınabilecek muhtemel cezayı dahi aşan tutukluluk hallerine ise burada hiç girmek istemiyorum; o başlı başına başka bir denemenin konusu olsun.
Cesare Beccaria, daha 1764 yılında Suçlar ve Cezalar Hakkında eserinde cezayı tam da bu minvalde açıklar: Cezanın amacı bir insanı incitmek ya da işlenmiş bir suçu hiç işlenmemiş kılmak değildir; tek amacı, suçlunun topluma yeniden zarar vermesini engellemek ve başkalarını benzer hareketlerden caydırmaktır.
Hukuk sadece kanun maddelerinden ibaret değildir; antropolojik bir dürtü olan "öç alma" isteği ile rasyonel bir "toplumsal ıslah" arasındaki dengedir. İnfaz yasalarını konuşurken kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Biz suçluyu iyileştirmek mi istiyoruz, yoksa sadece öfkemizi yatıştırmak mı?